Bir Sürgünün Anıları

Bir Sürgünün Anıları
Aziz Nesin
Niçin sürgün edilmiştim… İstanbul Sıkıyönetim mahkemesi beni,Türk Ceza
Yasasının 161. Maddesine göre 10 ay hapis, 4 ay Bursa’da sürgüne mahkum
etmişti. Sürgün edilmemden dokuz yıl sonra bu kitabı yazdım.
Niçin sürgün edilmiştim?
Yıl 1946… Türkiye’de tek parti(CHP) iktidarı ve İstanbul’da sıkıyönetim vardı.
Hükümet , yüksek satışı gülmece yaygınlığı ve kavgacı etkisiyle en aşırı ve
en bilinçli halk muhalefeti yapan ‘Markopaşa’yı susturmak istiyordu.
Markopaşa için bir çok adli kovuşturma ve davalar açılmıştı. Sabahat-
tin’in isteği üzerine, (Sabahattin Ali) Markopaşa’da ne yazar,
ne sahip, ne de yayın müdürü olarak benim adım görünmediği için, yazılardan
ben sorumlu değildim. Siyasi polis ve dolayısıyla iktidar ‘Markopaşa’ daki
yazıları benim yazdığımı epeyi sonra öğrenmişti.

Bir akşam idarehanede Markopaşanın yazılarını yazarken benden az
daha genç birisi geldi benimle özel olarak görüşmek istediğini söyledi.
Odada yalnız kalınca yedek subay olarak sıkıyönetim komutanlığında
önemli bir yerde çalıştığını söyledikten sonra “markopaşa’nın hükümetçe
zararlı görünen yayınına son vermek için Ankara’dan çok gizli bir buyruk
geldi” dedi. Gitmeden şunları ekledi
“Markopaşa’daki yazıları sizin yazdığınızı biliyorlar. Yakında bir bahaneyle
sizi tutuklayacaklar”
Bu konuşmadan biriki hafta sonra tutuklandım.
İkinci Dünya Savaşı sonu. Modern emperyalizm, Türkiye’yi kendi etki alanı
içine almak istiyordu. Amerika birleşik Devletleri Başkanı Truman adına
“Truman doktrini” daha yeni çıkmıştı. Türkiye’nin bugünkü durumunun
başlangıcı ve kaynağı olan Truman doktrini altında, modern emperya-
lizm, ekonomik, politik ve stratejik çıkarları için özellikle geri kalmış ülkelere
yardım maskesi altında sömürü ağlarını germeye başlamıştı.
Öyle bir yer geliyor ki, artık o yerde gülmece yoluyla mücadele olanağı
kalmıyor. Modern Emperyalizmin Türkiye’ye girişine karşı halkımızı uyarmak
için mizah dışında yayın yapmamış gerekiyordu. İşte bu amaçla ‘Nereye
gidiyoruz?’ başlıklı küçük bir broşür yazdım. Bu yazımı Sabahattin
Ali’yle idare müdürümüz olan Haluk Yetiş de okumuşlardı.
Onlara bu yazıda yasal bir sakınca olup olmadığını öğrenmek için
okutmuştum. Sabahattin, hiçbir sakınca olmadığını söyledi.
Broşür, el dizgisiyle dizildi. O zamanlar el dizgisi, özellikle kitaplar için
makine dizgisinden daha çoktu. Broşürün yalnız bir yüzü basılmış, ben de
basım provasını görmüştüm.
İkinci yüzü basılırken basımevini basan siyasi polisler, yalnız bir yüzü
basılı öteki yüzü beyaz olan onbin broşürü alıp götürdüler. Ertesi gün de
beni poliste sorguya çektiler.
O sorgu sahnesi korkunç bir şeydi. Beni Emniyet müdürü Ahmet Demir’in
odasına almışlardı. İçerisi kalabalıktı. Çok iyi giyimli adamların karşısında,
ayaktaydım. Benimle konuşan çok ileri gelen biri olmalıydı ki, o konuşurken
Ahmet demir bile susuyor, saygılı davranıyordu.
Çok sert ve sinirli bir sesle,
-Niçin yazdın bu broşürü?
Niçin yazdığımı en kısa yoldan anlatmalıydım. Şöyle dedim:
-Cumhuriyet gazetesinde “Amerika’nın hudutları Türkiye’den geçer’ diye
büyük bir haber başlığı vardı birinci sayfasında. Bu başlık ve haber bir Türk
yazarı olarak ulusal onuruma dokundu. Onun için yazdım.
Aynı sinirli ve sert yüzle, o gergin hava içinde
-Peki dedi, tartışalım bunu seninle, açıkla düşünceni.
-Nasıl tartışabiliriz, dedim, eşit şartlar altında değiliz ki… beni sanık olarak
buraya getirmişler. Karşımda tanımadığım biçok insan. Kalın duvarlı Emniyet
Müdürlüğünde, tabancalı insanlar arasındayım…
Birden daha çok kızıp,
-Yani Rus köpeği mi olalım? diye bağırdı.
Büsbütün ve inadına bir sükunetle,
-Önce köpek olmayalım, dedim, köpek olduktan sonra ha Amerikan köpeği,
ha Rus köpeği… Hangisi iyi beslerse onun köpeği olunur.
“Tartışalım” diyen adam,
-Götürün bunu! diye bağırdı, İki sivil polis kollarıma girdi.

SAYFA 142

O yılların modasıydı; komünistlere hakaret sayılması gerekirken, hela
duvarlarına orak-çekiç resmi çizmek, ya da iğneyle kazımak komünizm
propagandası sayılıyordu. İş yerlerinde kimi işçiler yada polis ajanları
herhangi nedenle sevmedikleri birini hela duvarına orak-çekiç resmi çizdi
diye ihbar ediyorlardı. O günlerin gazete koleksiyonlarını karıştı-
ranlar bu haberleri sık sık göreceklerdir. Polis bu haberlerin gazetelerde
yayınlanmasına çaba gösterir, bu haberler yayınlandıkça kimileri moda
akıma kendiliğinden uyardı. Cezaevlerinin siyasi koğuşlarında her zaman
hela duvarlarına orak-çekiç resmi çizmekten sanık diye biriki zavallı
bulundurulurdu. Çoğu okuryazar bile değildi bunların. İçlerinde kelime
olarak komünizmi ilk duyan zavallılar bile vardı. Bu zavallıların hemen
hepsi aklanırdı ama bir-birbuçuk yıl tutuklu kaldıktan, zaten entipüften
olan evleri, ocakları yıkılıp söndükten sonra…
O zamanlar iktidarların dış yardım alabilmek için Türkiye’de gizli komünist
çalışmalarının yoğun olduğu izlenimini vermek istediklerine inanmışımdır.
Yardımı gerektiren geri kalmış ülkelerin genel taktiği buydu. Yazık ki, o
tarihte Cumhuriyet gazetesinde çıkmış bir yabancı ajans kaynaklı haberin
gazeteden aldığım kesiğini yitirdim. Bu haberde, Amerika’ya gitmiş olan
Hindistan Başkanına, gazeteciler, “Hindistan’da komünist tehlikesi var mı?”
diye sorarlar. Başbakan da şu yanıtı verir: “Yanıtı bizim için çok zor bir
soru bu: Komünizm tehlikesi yok desem dış yardım alamayız Amerika’dan,
var desem yalan söylemiş olurum”
Bir Amerikan ajansının verdiği bu haber aynen bizim o zamanki gazetele-
rimizde de çıkmıştı. O akşam Temenye’deki kır kahvesinde, gazetede
okunan haber üzerine yurttaşlar yorumlarda bulunuyorlardı. Gençten
biri, o günlerde çok yaygın olan komünistlere değin o uydurma ve iğrenç
şapka hikayesini anlattı. Hani Rusya’da herhangi bir koca evine gelince,
elbise askısında bir yabancı erkek şapkası görürse, karısının bir erkek
konuğu var diye düşünüp onları tedirgin etmemek için çıkar gidermiş.
Hikayeyi dinleyenlerden kırçıl sakallı bir adam
-Bana bak şimdi sen, dedi, yani bu herifler birbirlerinin karılarıyla yatmak
için mi bu kadar zora dayanıp hapislerde çürüyorlar? Hıh! Yahu o işler
bizde çok kolay… Ne diye o iş için kendilerini zora sokup yıllarca hapisleri
göze alsınlar.
-Yani sen ne demeye getiriyorsun?
Tartışma başladı hemen kalktım. Bir daha da o güzel kır kahvesine gitmedim.
Sayfa, 100

Bursa’da hiç unutamadıklarımdan biri de bir oğlan çocuktu.
Komşulardan birinin oğluydu. Benim oğluma benziyordu. Beş yaşlarında
sarışın, yaramaz, kirloş bir oğlan… Evden çıkarken, her sabah yolumu
keserdi. Onunla arkadaş olmuştuk. Onu severken oğlumu sever gibi
olurdum.

Her sabah pencereden bakardım. Sokaktaysa, cebimde de para varsa,
çıkardım. Cebemde para yoksa, sokağa çıkmazdım. Çocuğun oradan
uzaklaşmasını beklerdim. Sonra, ona görünmeden kaçardım.

Ne kadar çok gerekirse gereksin, yine harcamaz, onun için cebimde
beş kuruş ayırmaya çalışır, paramın son beşliğini saklardım. Sokak
kapısından çıkınca bana koşardı. El ele tutuşur köşedeki bakkala giderdik.
Her sabah bakkaldan bir şeker hakkı vardı.

Bir sabah yine kapıdan çıktım. Bana koştu. Yere çömeldim. Boynuma
sarıldı. Tam o sırada, sert bir ses çocuğun adını çağırdı. Karşı evin
kapısında babası duruyordu. Çocuk donup kalmıştı. Başı önünde süklüm
püklüm babasının yanına gitti. Adam çocuğu dövmeye başladı. Ona
her sabah şeker aldığımı bilmiyordu. Benimle, mahallelerine sığınmış bir
sürgünle konuşuyor diye çocuğu dövüyordu.

O günden sonra onunla hiç konuşmadık. Ben kapıdan çıkardım. O,
kendi evlerinin kapısında dururdu. Bana bakardı uzaktan… Ben, ona
bakınca başını yere indirirdi. Kendi oğlumu sevememiş gibi, oradan
uzaklaşırdım.
S, 140